BAKSİFED Başkanı Mustafa Cengiz; Teknoloji Sahipliği Olmadan Hiçbir Ülkenin Geleceği Yoktur
TÜRKONFED tarafından 26’ncısı ‘Küresel Kırılma Döneminde Türkiye’ temasıyla Antalya Kemer’de düzenlenen İş Dünyası Zirvesi’nin açılışında konuşan Batı Akdeniz Sanayici ve İş Dünyası Federasyonu (BAKSİFED) Başkanı Mustafa Cengiz büyük alkış aldı. Türkiye’nin en büyük sorununun öngörü eksikliği veya yeteneksizlik değil; tutarlılık ve strateji eksikliği olduğunu belirten Cengiz, yapay zekâda hâlâ kullanıcı seviyesinde duran, yarı iletken üretiminde henüz söz sahibi olamayan, dijital veri güvenliği konusunda tam bir çerçeve ortaya koyamayan bir ülkenin küresel yarışta kalıcı bir yeri olamayacağına dikkat çekti.

Türkiye’de kur baskısı, mevzuat belirsizliği, finansmana erişim zorluğu, nitelikli insan kaynağı kaybı ve verimlilik sorununun iş dünyasının nefesini daralttığına dikkat çeken Cengiz, “Bu şartlarda iş insanlarının ses yükseltmesi eleştiri olarak görülmemeli; sorumluluk olarak değerlendirilmelidir. Ülkesinin geleceğini dert eden herkes, yanlış giden şeyleri söylemek zorundadır. Bizim eleştirilerimiz politik değil; gerçeklere dayalıdır. Çünkü bugün bu sorunlarla yüzleşmezsek yarın çok daha ağır bedeller öderiz” ifadesini kullandı.
Türkiye’nin önünde iki yol olduğunu söyleyen Cengiz, “Ya küresel kırılmanın pasif mağduru olacağız, her dalgada yeniden savrulacağız; ya da bu kırılmayı fırsata dönüştürüp yeni küresel düzenin bölgesel merkezlerinden biri hâline geleceğiz” diye konuştu.

Cengiz’in İş Zirvesi’nde yaptığı konuşmadan satır başları şöyle;
“Saygıdeğer konuklar, değerli iş insanları; bugün burada, dünyanın en sert ekonomik kırılma dönemlerinden birinin içinden geçerken bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bu dönem öyle bir dönem ki, geçmişte alışık olduğumuz hiçbir kural artık geçerliliğini korumuyor. Teknolojinin, verinin, enerjinin ve hatta vergi politikalarının birer rekabet unsuru olmaktan çıkıp doğrudan birer güç mücadelesine dönüştüğü bir çağdayız. ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı artık sadece diplomatik değil; doğrudan ekonomik, stratejik ve hatta medeniyet ölçekli bir çekişmeye dönüşmüş durumda. Avrupa, teknoloji devlerini sınırlamak için tarihin en agresif düzenlemelerini uyguluyor. Enerji, artık sadece bir maliyet kalemi değil; bölgeleri şekillendiren bir jeopolitik araç. Ve bütün bunlar olurken dünya aynı zamanda yeni tedarik zincirleri, yeni üretim merkezleri ve yeni merkez ülkeler yaratıyor.
DÜNYA KOŞUYOR, BİZ İSE ÇOĞU ZAMAN YÜRÜMEKLE YETİNİYORUZ
Bu dönüşümlerin ortasında Türkiye ne yazık ki hâlâ olayları takip eden, çoğu zaman da reaksiyon veren bir ülke konumunda kalıyor. İş dünyamız büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen, uzun vadeli stratejiler yerine günü kurtaran reflekslerle yol almaya zorlanıyor. Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’nin en büyük sorunu öngörü eksikliği veya yeteneksizlik değil; tutarlılık ve strateji eksikliğidir. Dünya koşuyor, biz ise çoğu zaman yürümekle yetiniyoruz. Oysa küresel kırılma dönemleri, bekleyenleri değil, erken pozisyon alanları ödüllendirir.
Bugün Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya küresel kırılmanın pasif mağduru olacağız, her dalgada yeniden savrulacağız; ya da bu kırılmayı fırsata dönüştürüp yeni küresel düzenin bölgesel merkezlerinden biri hâline geleceğiz. Bu yol ayrımında asıl karar verici iş dünyasının kendisi olmak zorundadır. Çünkü kalkınmayı, üretimi, inovasyonu, istihdamı ve uluslararası bağlantıları taşıyan aktör bizleriz. Dolayısıyla bu dönemin sorumluluğu da omuzlarımızdadır.
TEKNOLOJİ SAHİPLİĞİ OLMADAN HİÇBİR ÜLKENİN GELECEĞİ YOKTUR
Bu, artık sadece ekonomik bir tespit değil; doğrudan ulusal güvenlik konusudur. Yapay zekâda hâlâ kullanıcı seviyesinde duran, yarı iletken üretiminde henüz söz sahibi olamayan, dijital veri güvenliği konusunda tam bir çerçeve ortaya koyamayan bir ülkenin küresel yarışta kalıcı bir yeri olamaz. Üniversite-sanayi iş birliğinin hâlâ teoride kalması, genç yeteneklerin ülkeyi terk etmesi, ileri teknoloji yatırımlarının yeterince teşvik edilmemesi bizi geri çekiyor. Bu durumu tersine çevirmek için iş insanlarının cesur ve kararlı olması şarttır.
ZAMAN, BEKLEYENLERİ DEĞİL; CESARETLE ÖNE ÇIKANLARI ÖDÜLLENDİRİR
Buradan açık bir uyarı yapmak istiyorum: Bu dönemde savunmada kalan kaybeder. Hâlâ beş yıl önceki iş modelleriyle devam eden, dijital dönüşümü bir maliyet unsuru olarak gören, inovasyondan korkan, risk almaktan kaçınan şirketler, yalnızca pazar kaybetmekle kalmayacak; büyük ihtimalle tamamen yok olacaklardır. Dünyada hiçbir şirket, hiçbir ülke, bu dönüşümün bitmesini beklemiyor. Tam tersine, kriz gerçekliğinin içinde yeni ekonomiyi kuruyorlar. Türkiye’de ise birçok şirket hâlâ “kriz geçsin, ondan sonra yatırım yaparız” anlayışında. Oysa zaman, bekleyenleri değil; cesaretle öne çıkanları ödüllendirir.
BUGÜN BU SORUNLARLA YÜZLEŞMEZSEK YARIN ÇOK DAHA AĞIR BEDELLER ÖDERİZ
Şunu da söylemek gerekir ki, Türkiye’de iş ortamı hâlâ öngörülebilirlikten uzak. Kur baskısı, mevzuat belirsizliği, finansmana erişim zorluğu, nitelikli insan kaynağı kaybı ve verimlilik sorunu iş dünyamızın nefesini daraltıyor. Bu şartlarda iş insanlarının ses yükseltmesi eleştiri olarak görülmemeli; sorumluluk olarak değerlendirilmelidir. Ülkesinin geleceğini dert eden herkes, yanlış giden şeyleri söylemek zorundadır. Bizim eleştirilerimiz politik değil; gerçeklere dayalıdır. Çünkü bugün bu sorunlarla yüzleşmezsek yarın çok daha ağır bedeller öderiz.
TÜRKİYE; AKDENİZ’İN YEŞİL ENERJİ LİDERİ OLABİLİR
Türkiye büyük bir potansiyele sahiptir. Biz sadece bölgesel güç olmakla yetinmemeliyiz. Türkiye; Avrupa’nın teknoloji üretim üssü, Orta Doğu’nun finans merkezi, Avrasya’nın lojistik sinir sistemi, Akdeniz’in yeşil enerji lideri olabilir. Bunun için gerekli insan kaynağı, coğrafi avantaj, girişimcilik ruhu ve üretim kapasitesi bu ülkede vardır. Bu potansiyelin tam anlamıyla açığa çıkması için kadınların ve gençlerin dinamizmini, yaratıcı gücünü ve üretime katılımını artırmak ise artık bir tercih değil; stratejik bir zorunluluktur. Eksik olan şey uzun vadeli strateji, şeffaflık, öngörülebilirlik ve cesur adımlardır. Biz iş dünyası olarak bu eksikleri kapatmak zorunda olduğumuz bir dönemdeyiz.
Sonuç olarak söylemek isterim ki: Eğer bu dönemi yönetemezsek, bu dönem bizi yönetecek. Kararsız kalanlar kaybedecek, cesur olanlar kazanacak. Türkiye’nin geleceğini ithal edemeyiz; geleceği biz inşa edeceğiz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘geleceği ancak bilimin ve aklın rehberliğinde kurabiliriz’ anlayışının da bize bu yolda verdiği ilhamla daha çok yatırım yapmalı, daha fazla risk almalı, daha güçlü iş birlikleri kurmalı, daha fazla teknoloji üretmeli ve dünyaya açılmalıyız. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey karanlık senaryolar değil; kararlı stratejilerdir. Biz bu ülkenin potansiyeline inanıyoruz ve bu potansiyeli açığa çıkaracak iradeye de sahibiz.”

